İstanbul
Bayrampaşa'da Kıymet Sokak'da giriş katta bulunan kiralık evimizi
hatırlıyorum. En eski neyi hatırlıyorum diye düşündüğümde,
hastalığım sırasında duvarda gördüğüm at arabaları hatırıma geliyor.
Ateşlenmiş ve rüya ile gerçek arasında bir yerde bulunuyordum
herhalde. Babama ve anneme korktuğumu söylüyordum.
Kıymet Sokak'ta beş katlı bir evin
giriş katı, arkasında yağcılık yapan ev sahiplerinin yağ bidonları
ve arabaları vardı. Oralarda oyunlar oynamıştık. Komşularımıza gider
ve onların çocuklarıyla güreş tutup, pek de yenilmediğimi
hatırlıyorum.
"Top" tutkum ta o zamanlara
dayanıyor. Küçük yaşta başladığım futbol oynama arzum, lise
yıllarına kadar sürdü. O zamanlar futbol topu bulmak mümkün değildi.
Plastik küçük toplar alır ve onlarla oynardık. Mahallede oynarken
patlamış bir top sağlam olana geçirilir ve onun kolay patlamaması
sağlanırdı. Biçimli bir geçirme işlemi öyle herkesin yapacağı bir iş
değildi. Bu plastik topu bulamadığımız zamanlarda da, özellikle evin
içinde, çorapları birbirine geçirerek top haline getirir ve evin
fazla da olmayan eşyalarına zarar vermeden üç kardeş top oynardık.
Kırdığımız camları ve şikayete gelen komşuları hala hatırlarım.
Mahalleler arası bayrak maçları, tahtadan yapılan kılıçlarla mahalle
savaşları, karpit bulup açtığımız çukurlara su doldurup üstüne
altını çivi ile deldiğimiz konserve kutusunu koyup, ortaya çıkan
gaza ateşi yaklaştırdığımızda, kutunun yükselişini görmek gibi
eğlenceler hatırımdadır. Bunlar genelde erkeklerle oynadığımız
oyunlardı. Mahallenin kızları da katılınca, saklambaç, yakan top
oynardık.
Misket oyunlarında kazanıp torba ile eve
getirdiğim misketleri annem atınca, ertesi gün birkaçını bulamazsam,
gazoz kapaklarını çamur ile doldurup aynı oyunları oynardık.
Ümit abi, Celil, Hidayet aklımda kalan arkadaşlarımın adları.
Kıymet Sokak'la ilgili hatırladığım önemli bir şey de, evin
arkasındaki bahçede bulunan boş yağ bidonlarına taş atma söz konusu
olduğunda, onların canının acıyacağı, şimdi soramadıkları hesabı öte
dünyada soracaklarını düşünmekti. Onlara taş atamadığım gibi,
yaptığımız sapanlarla vuramadığım ve vurmak da istemediğim kuşlar da
aklıma gelir. Çocukluğumda başarısız olduğumu hatırladığım tek husus
kuş vurma ve onları yemedir. Daha sonra da, bir kez hariç, av eti
yemedim, yiyemedim.
İlkokula bu evde başladım.
Nail Reşit İlkokulunun 105 numaralı öğrencisiydim. Sol göğsümün
üzerine taktıkları kırmızı kurdele ile eve dönerken, mahallelinin
takdir sözleri hala kulaklarımdadır. Başarılar, arkadaşlarla incirli
parkına gitme iznini almamıza neden olurdu.
Kıymet
Sokaktan, İstanbul Caddesine dördüncü katta yer alan bir eve geçtik.
Bu evden Haliç ve İstanbul'un büyük camiileri görünürdü. Ufku
genişti. Babamın memleketinden tanıdıklar daha yeni yapmıştı ve ilk
biz taşınmıştık. Nalbur amca, Zeki amca, Ayşe Teyze, Nebiye Teyze ve
onların çocukları bizim abilerimiz ve arkadaşlarımızdı. Çok iyi
dostluk ve arkadaşlıklarımız oldu. Bu evi yapan üç kardeş, hem iyi
insanlardı, hem de bize sağladıkları kolaylıklar olmuştu. İlk
televizyonu burada seyretmiş ve 1974 Barış Harekatı sonrası, dedemin
televizyonda her değişen resmi görünce küfrettiği İsmet Paşa'nın
ölümünden biraz önce bizim evimize de televizyon gelmişti. Tunberg
marka pikabı da olan radyomuz, televizyon öncesi, eğlencelerimizden
biriydi. Emmoğlu ve Semiramis Pekkan'ın 33'lük plağı aklımda kalmış.
Evin olduğu caddenin az ilerisinde Yeşil Camii vardı. Abdullah
Hoca'nın camii imamı, kardeşinin müezzin olduğu, sonradan yatılı
Kuran Kursu da olan Yeşil Camii, bizim sokakta oynamaktan eve geç
gelişimizi mazeretlendirmek için akşam namazı kıldığımız yerdi.
Yazları Niksar'a gitmemişsek, yeşil Camii'nin Kuran Kursu'na
gitmemiz kesindi. Falakayı orada görmüştüm. Benim okumam ve ezberim
iyi olduğundan hiç yemediğim dayağı bazı çocukların hepimizin gözü
önünde yediğini hatırlarım. Camii ve Kuran Kursu'nun önü bizim oyun
alanlarımızdandı. Abdullah Hoca ve eşi Fatma teyze, aile dostumuzdu.
Sanırım ilk çamaşır makinamızı, babamın sağladığı sağlık
hizmetlerine teşekkür etmek maksadıyla, onlar almıştı.
Numan ağabeğ, Osman ağabeğ, Ali Osman, Vedat, Kadir futbol
arkadaşlarım. Numan ağebeğ ile yaptığımız uçurtmaları daha sonra pek
çok kez yaptım. Çıta bulamazsak, şeytan dediğimiz kağıttan
uçurtmalar yapardık. Rami stadı, ilkokul öğrencisi olan benim, lise
öğrencisi olan Numan ağabeğin takımı ile futbol stadında ilk
çıktığım yer idi.
İlkokul dördüncü sınıfın Şubat Tatili'nde Babamın daha önce göreve
başladığı, Ağrı ilinin Patnos ilçesine taşındık. Dördüncü sınıfın
ikinci yarısına Cengiz Topel İlkokulu'nda devam ettim. Babamın
sağlık ocağında yaptığı muayeneler sırasında, hastalar Kürtçe
konuşurlar ve dertlerini öyle anlatmaya çalışırlardı. Babamda idare
edecek kadar öğrenmiş ve onlarla asgari iletişimi kurardı. Sağlık
Ocağı bahçesinde yer alan tek katlı iki daireli doktor lojmanında
otururduk. Patnos'un, bir caddesi ve üzerinde sıralı dükkanları
dışında hatırımda pek bir şey kalmadı. Doğançay denilen ve Erciş
yolu üzerinde yer alan bir bölgeye iki defa babamla birlikte ava
gittik. Onlar ördek avladılar, akşam yemedim. Süphan dağı, buradan
çok güzel görünürdü. Malazgir Meydan Muharebesinin yapıldığı yer
olduğu söylenirdi.
İlkokul çıkışlarında 25-30 kişilik okul öğrencileri, ellerinde
taşlarla bizleri kovalardı. Biz kaçardık. Arkamızdan kürtçe
küfrederlerdi. Eve geldiğimizde babam, kavgalara karışmayın derdi. Erciş ve Tutak Türk, Patnos
daha çok Kürt idi. tutak gerçekten daha güzel bir yerdi. Murat çayı
üzerinden geçilen bir uzun köprünün hemen solunda yer alan sağlık
ocağının güzel bir konumu vardı. Hekim az olduğundan babam, haftada
iki, kimi üç gün öğleden sonraları Tutak Sağlık Ocağında da görev
yapardı. Tutak'tan çıkılan Sultan Murat Yaylasında at yarışları
yapılırdı. Buranın halkı daha sevecendi.
İlkokul dördüncü sınıf bitince, babam Ağrı ili sağlık müdürlüğü
görevine atandığından bizde onunla birlikte Ağrı'ya, hastane
bahçesinde yer alan, müdürlük lojmanına geçtik. Burası ikinci katta
kaloriferli bir daire idi. Hemen yanı başında Vali Konağı yer
alırdı. CHP, 1978'de iktidara gelince vali olan ve bizim Trabzonlu
hemşehrimiz Muzaffer Yüce'nin çocuklarıyla, konağın arka bahçesinde
futbol oynardık. Valinin oğlu solcu olduğundan ve bizden büyük
olduğundan bizi sinemaya, Yılmaz Güney'in filmlerine götürürdü. PKK
ve Rızgari adlarını, 1979'un bu günlerinde ilk kez liseliler
konuşurken duymuştum. Adalet Partili olduğu için babamı, Önce
Rize'ye sürmüşler ve sonra babamın uğraşması üzerine o zaman
Zonguldak, şimdi Bartın, iline bağlı Ulus ilçesine tayin olmuştuk.
1976 Çaldıran Depremi sırasında, Ağrı'nın neredeyse bütün dağını
taşını gezdim. İlkokulda sabahçı olduğum için, öğleden sonra Sağlık
Müdürlüğüne gider ve göreve giden arabalardan birine babamla veya
onun emanet ettiği biriyle biner ve gece dönerdim. 20-30 kere böyle
gezip dolandım. Yolsuz yerlerden, yaylalardan, Çaldıran'a ve Van'a
gider gelirdik. Belki de dünyanın en güzel kırsal bölgelerinden biri
Ağrı'dır. Büyük Ağrı Küçük Ağrı gerçekten muhteşem görünümleriyle o
yaşta beni etkilemişti. Dağlara, toprakların rengine, taşların
çeşitlerine bakarak vakit geçirirdim.
Babamın makam Şoförü Mustafa Ağabeğ, gerçekten bana ağabeğlik
yapmıştı. Hazar bacı, evimizin yardımcısı orta yaşta bir hanımdı.
Şamil Ağabeğ, ailece de gidip geldiğimiz, babamın odacısı idi. İyi
insanlar vardı ve güzel günler geçti.
Ağrı'ya gelince, babam önemli br karar vermiş ve bizi bütün memur
çocuklarının gittiği Cumhuriyet İlkokulu yerine, yerli ahalinin
çocuklarının gittiği hemen Vali Konağının yanında yer alan Atatürk
İlkokulu'na yazdırmıştı. "Benim çocuklarım, halkın arasında
yetişecekler" diye söylerdi. İlkokul'un beşinci sınıfında,
peşimize yine 25-30 kişilik çocuklar düşerdi. bir seferinde ayağıma,
benim farkında olmadığım bir zamanı seçen bir çocuk tornavida
batırmıştı. Bu sefer, hem onunla hem de bir ikisi ile kavga edip
dövdüğümden, bana dokunmaz olmuşlardı. Sonra hepsiyle arkadaş olduk.
Ancak o civarda memur ve asker çocuğu yakalarlarsa döverlerdi. Biz
üç kardeş engel olunca, bizi dinlerlerdi. İlk siyasal yürüyüşü, ki
500-600 kişilikdi, burada birisinin cenazesi sırasında evin
penceresinden izlemiştim.
Hamur ilçesine, o zaman oranın kaymakamı olan, Trabzon'lu
hemşehrimiz olan Recep Yazıcıoğlu'nun yanına gider, bazen akşam orda
kalırdık. Gündüz kaymakamlık lojmanın arkasında yer alan tepede
kayakla kayardık.
İlkokulu bitirince Galatasaray Lisesi Sınavlarına girmiş, birinciyi
120 soruda 119 yaparak kazanmıştım. Ancak ikincide yine 120 soruda
119 yapmama rağmen, o zamanlar okul doğrudan kendisi öğrenci
aldığından, torpilimiz olmadığı için kayıt yaptıramamıştık.
ortaokula Ağrı'da başladım ve ikinci yılın ortasında Ulus'a
tayinimiz nedeniyle, tam gün eğitimli orta-lise beraber olan Ulus
Lisesi'nde devam ettim.
Ulus'a gittiğimiz zamanlar, sağ-sol olaylarının giderek alevlendiği
zaman denk geldi. Ecevit'in memleketi olan bu yer, ikibinüçyüz
nüfusuna rağmen Ağrı'dan daha siyasi bir yerdi. Babamın Adalet
Partili olması nedeniyle, ortaokul öğrencisi olan çocuklarına hem
öğretmenler hem de öğrenciler zorluk çıkarırdı. Çok çalışkan olmasam
beni sınıfta bırakacaklarını ifade eden öğretmenler olduğunu, daha
sonra aile dostumuz olan bir öğretmen ifade etmişti. Türkiye, bu
düzeyde aşırı ve içeriksiz bir siyasallaşma yaşıyordu.
Ortaokulu burada bitirmiş ve Fen Lisesi sınavlarını kazanamadığım
için, babam ya İstanbul ya da Ankara'da okumamı sağlayacağını
söylemişti. Ankara tercih edildi. Ve Bahçelievler Deneme Lisesi'ne
zor bela kayıt yaptırmıştık. Ankara'dan 11 Eylül 1980 günü Ulus'a
dönmüş ve o gece ihtilal yapılmıştı. Babam ve annem, Ankara'da olası
olaylardan çekindikleri için sevinmişlerdi. Daha rahat okuyacağımı
düşünmüşlerdi. Haklı çıktılar!