Ailenin Mandanoğlu
kısımından, Davut Hoca'nın babasının, Osmanlı döneminde, Şeyhulislamlığı, teklif üzerine, söz konusu olmuş ancak bu
gerçekleşmemiştir. Bu kişinin daha sonra, milli mücadele döneminde,
Mustafa Kemal Paşa'ya da muhalif olduğu ve birtakım sorunların
yaşandığı dile getirilmektedir. Davud Hoca'nın babası Mandanoğlu
ile Şemsettin
Said'in babası Kasımoğlu'nun amca çocukları olduğu
ifade edilmektedir. Şemsettin Said'in eşi Rahime, Mandanoğlu
ailesinden gelin gelmiştir. Mandanoğlu ailesinin bir bölümü Of'tan
Tokat'a gelip Erbaa ilçesinde yerleşmiştir
Ailenin Kasımoğlu
kısımından Şemsettin
Said' in, din
alimliğinden bahsedilmekte ve kitapları olduğu bilinmektedir. Bir
ara alay imamlığı da yapan
Şemsettin Said, Mısır üzerine düzenlenecek Osmanlı Türk
Ordusu'nun seferine katılmak istemiş, ancak din alimi olduğu için
bunun mümkün olmadığı kendisine ifade edilmiş. Bunun üzerine gönüllü
olan Şemsettin Said Orduya katılmış ve Mısır'a gitmiştir. Bir
daha da kendisinden haber alınamamıştır. Askerden dönen veya kaçan
bir arkadaşının verdiği bilgiler, en son Doğubeyazıt civarında ordu
ile birlikte olduğu yönündedir. Kendisinden bir daha haber
alınamamıştır. Nerede öldüğü bilinmemektedir.
Şemsettin Said'in altı
erkek çocuğu olmuş, bunlardan beşi Galiçya, Kafkasya gibi Osmanlı
cephelerinde savaşmış ve bir daha geri dönmemişlerdir. Kasımoğlu'nun
beş çocuğunun nerede gömülü olduğu bilinmemektedir.
En küçük oğul
Muhittin Of'ta ve kimi zaman Dernek Pazarı'nda kalmıştır.
Muhittin,
yaşı küçük olduğu için ailenin mal mülkünü koruyamamış ve diğer
akrabadan kişiler malı mülküne el koymuştur.
Muhittin'de demircilik
ve kalaycılık yaparak Karadeniz Bölgesinde pek çok yeri dolaşmıştır.
Daha sonra Demir soyadını almıştır.
Muhittin Demir ölünce, tapu
bildirimleri üzerine davalar açılmış ancak bundan bir netice
alınamamıştır.
Muhittin Demir, Yavuz'lardan Şerife'yi istemiş ancak
ailesinin vermemesi üzerine kaçırarak evlenmiştir. Şerife Demir' in
ailesi ise bir bölümü Samsun Vezirköprü'de bir bölümü Samsun
Havza'da bir bölümü' de Trabzon Of ve Dernek Pazarı'ndadır. Havza'da
bir cami yaptıran Hacı Kamil Efendi, Şerife Demir'in babasıdır. Hacı
Kamil Efendi, sadece çocuklara güler yüzlü ve onlara selam veren,
büyüklere sert bir adammış. İki defa at sırtında Hac'ca gidip
gelmiş. At sırtından inmediği söylenir. Şerife Demir'in ailesi'nde
de din alimliği söz konusu imiş. Şerife Demir'in babası ve dedesi ile
de Ankara Hükümeti'nin birtakım sorunları olmuş.
Şemsettin Said'in
ailesinden bir bölümü Of'tan başta İstanbul olmak üzere, Türkiye'nin
birçok yerine göç etmiştir.
Muhittin Demir,
Şerife ile evlenmiş ve ondan
Mehtiye ve
Ayşe
adlarında iki kızı,
Şemsettin ve
Mehmet
adlarında iki oğlu olmuştur. Küçük oğlu
Mehmet
beş yaşını bitirdiğinde Tokat ili Niksar ilçesine yerleşmiştir.
Ancak Ordu'dan Diyarbakır'a, Ağrı'dan İstanbul'a kadar çeşitli
yerlerde çalışan
Muhittin Demir, eşi Şerife' yi
erken yaşta kaybedince ailesini gittiği yerlere götürmemiştir.
Muhittin Demir,
daha sonra Fatsa'da çalıştığı sırada bir evlilik daha yapmış ve
ondan da Lütfiye
adında bir kızı daha olmuştur.
Muhittin Demir'in en küçük oğlu
Mehmet, Niksar'da Sivritepe'de, Niksar'ın yerlisi Gümbet köyünden
Tevfik Oluz ve Buz Köyünden
Hatice Çıtak'dan olma Günseren
Oluz ile evlenmiş ve ondan Atila,
Muhittin ve
Özden
adlarında üç oğlu olmuştur. Atila Demirkasımoğlu, 3 Mayıs 1998'de
Samsun Vezirköprü yörüklerinden
Abdulkadir Deveci ve Trabzon
Of'lu Güler Akın'dan olma Taciser
Deveci ile evlenmiştir. Atila Demirkasımoğlu'nun bu
evlilikten Göksu Manas
adlı bir kızı ve Afşın
Arpad adlı bir oğlu olmuştur.
Niksar'ın Er Gümbeti köyü, yöresel söylenişle "Herkümbet"'
için anlatılan bir hikaye var: Er Gümbeti'nin Epsimara köyü ile
sınırında bulunan ve Er Gümbeti'ne ait bir alana "kurt köy" adı
verilir. Burada şimdi bir köy yok. Geçmişte bir köy olduğuna dair
bilgi de yok. Buna rağmen burası kurt köy olarak biliniyor. Buranın
eski bir anısı var.
Er Gümbeti köyünün hemen üstünde karatepe adı
verilen bir tepe var. Bu tepeden bakıldığında Niksar ve Niksar
Kalesi görünüyor. Zamanında bu tepenin üzerinde bir kilise varmış.
Sultan Melik Gazi, Niksar'ın fethinden sonra, Niksar'da kilisenin
fethedilmediğini öğrenmiş. Neden böyle küçük bir yeri fethedemediniz
diye sormuş. Sinirlenmiş de. Bunun üzerine yanında birlikleri ile Er
Gümbeti'nin hemen yanı başında kurt köy adlı yere gelmiş ve burada
şiddetli çatışmalar olmuş. Kara Tepe alınmış. Ama Sultan Melik Gazi
işte bu kurt köy mevkiinde yaralanmış ve Niksar'a nakledilmiş. Bir
süre sonra da Niksar'da ölmüş.
Er Gümbeti Köyü'nün sahipleri, kendilerine
bozoklar diyorlar. Ancak soyadı kanunu sırasında, Niksar'da Nüfus
Müdürü olan Reşadiye'nin Melet bölgesinden olduğu söylenen Alim
Gültekin adlı kişi, bozok yerine bozuk soyadını vermiş. Köylüler
itiraz etmişler ama hem seslerini duyuramamışlar hem de soyadı işini
fazla önemsemediklerinden üzerine gitmemişler. Er Gümbeti
köylülerine bozuk soyadını veren Nüfus müdürü Alim Gültekin, o zaman
küçük yaşta yetim kalan Kabakdalı lakablı İbrahim'in oğlu Tevfik'e
de sizin soyadınız Oluz olacak demiş. Dedem itiraz edecek gibi
olduysa da sesini çıkaramamış ve soyadı oluz olarak kalmış.
Kabakdalı lakablı İbrahim, Kiracı köyünden Gülsüm ile evlenmiş. Dört
çocukları olmuş. Mehmet ve en küçük Tevfik adında iki oğul ile
Satiye ve Şerif adlarında iki kız. Mehmet, daha evlenmeden çok genç
yaşda seferberlikte askere gitmiş ve bir daha geri dönememiş. Nerede
öldüğü dahi bilinmiyor. Tevfik, Buz Köyünden Hatice ile evlenmiş.
Buz Köyü, altısı erkek biri kız, yedi kardeş
tarafından kurulmuş. Hatice'nin babası Mehmet Dursun, Buz Köylü.
Mehmet Dursun'un babası Mustafa da Buz Köylü. Ve onlara
Çıtıroğulları denirmiş. Sonra Çıtak soyadını almışlar. Mustafa'nın
eşi Şakire'nin nereli olduğu ise kesin bilinmemekle birlikte Buz
köylü olduğu sanılıyor. Hatice'nin annesi Feride ise Epsimera
Köyünden. Feride'nin babası da Yusuf Epsimera Köyünden ve annesi
Ladik'in mezrası Hereğe'den. Hatice'nin babası tarafı yani Yusuf'un
çocukları Cumhuriyet sonrası Karaca soyadını almışlar. Hatice,
babasını bilmiyor. Amcalarını da bilmiyor. Çünkü Osmanlı-Rus
savaşlarında ölmüşler. Hatta amcalardan biriyle ilgili anlatılan bir
hikayede, Osmanlı-Rus savaşı sonrası, Rusya'da esir olduğu ve
Güreşler yaptığına dair, kaynağı bilinmeyen sözler ediliyor.
Tevfik ve Hatice Oluz'un, Selahattin, Mehmet
adlarında iki oğlu, Günseren, Güner(Aslı Gülsüm) ve Dürdane
adlarında üç kızları olmuş. İşte bu Günseren Mehmet
Demirkasımoğlu ile dört yıllık nişanlılık sonrası evlenmiş.
Tevfik Oluz, biri dört yıl olmak üzere iki kez askere gitmiş.
Ömrü boyunca çiftçilikle uğraşmış biri. Kendi tarlası ile
ilgilenemediğinden Niksar'a gelmiş ve ortakçılık yapmış. Bizim
çocukluğumuzda, sabah erkenden kalkar ve akşam hava kararıncaya
kadar çalışırdı. Bizde, bütün torunlar, özellikle yaz aylarında
olmak üzere, eşeğin iki yanında yer alan heğe denen iki büyük sepete
doluşur ve öylece Sivritepe de olan eve dönerdik.
Dedem, evini kendisi yapmış. İki katlı, önünde koca bir dut ağacı
olan, bir yanında ahır, öte yanında az ilerde bir fırını olan evdi.
Komşular belirli zamanlarda bu fırında ekmek yaparlardı. Bizim
çocukluğumuzda, çoban sabahları Niksar'ın bütün büyükbaş
hayvanlarını toplar ve akşam getirirdi. Sabahları ve akşamları
duyduğumuz çıngırak sesleri bizim eve dönme zamanımızı da
gösterirdi. Yolda boğuşan ve boynuzlarını birbirine geçiren boğalar
ilgimizi çekerdi.
Tevfik Oluz, yine bir kış sabahı tarlaya gitmeye hazırlanırken 76
yaşında öldü. Bütün zamanı çalışarak geçtiği halde, ancak
yaşayabildi.
Hatice Oluz ise, son yıllarında mücadele ettiği şeker hastalığına
rağmen, lise ve üniversite yıllarında okuduğumuz Ankara'da bizim
evimizin işini görür, yemeklerimizi yapardı. 95 yaşında öldü. Benim
hayatımda gördüğüm en çalışkan, doğru, dürüst insanlardan biriydi.
Ne yazık ki son altı ayında şeker beynini iyice harab etmişti.
Ama biz anneannemizi, tarlada çalışırken, fırında ekmek yaparken,
süt sağarken, yayık yayarken, ekmeklerimize tereyağ sürerken ve
saatlerce karıştırarak hazırladıkları salça, kızılcık ve kuşburnu
ile de hatırlayacağız. Ortaokul yıllarına kadar her yaz tatilimiz
onlarla, onların güzellikleriyle geçti. Bizim için ne iyi, ne büyük
şans.
Bizler, ahlakı, erdemi, sanırım en çok da bu ikisinden öğrendik.
Umarım bu güzellikleri çocuklarımıza aktararak, borcumuzun en
azından altında kalmayız.